Eğitim Sitesi

Dosya Yükle

Yolda Tek Başına

Yolda Tek Başına

YOLDA TEK BAŞINA

Hava kararalı yarım saati geçti. Ay yok, yıldızlar kara yağmur bulutlarının arkasında. Ara sıra ufukta çakan şimşekler birer saniyelik, kırmızı-turuncu ışık parlamaları şeklinde bir görünüp bir kayboluyor. Gök gürlemeleri zar zor duyuluyor. Belli ki yağmur dağların ardına, denize üzerinde yağıyor.

Köy yolundayım, yalnızım ve korkuyorum. Yatılı okuldan on beş günde bir olan hafta sonu iznim için köyüme gidiyorum. Bu günün gelmesini iple çekmişim. Birkaç gün önceden hazırlıklara başlamışım. Yarına kadar bekleyemem. Bir akşam daha evimden uzak kalmaya tahammülüm yok.

Kasaba ışıl ışıl arkamda duruyor. Köy tarafı ise zifiri karanlık. Bir an önce kendimi evime atmak istiyorum fakat bu yol yürümekle en az iki saat çeker. Durmadan arkama bakıp duruyorum. Her an arkadan bizim köye giden bir traktör gelebilir.

Aslında kasabada teyzemlere gidebilirim. Gidip çat kapı dikilsem karşılarına, nasıl da sevinirler gelmeme. Zaten geçen yıl kasabadaki ortaokula giderken onların evinde kalmıştım. Sınıfta kalıp, komşu kasabadaki yatılı okula gitmemiş olsaydım yine onlarla yaşıyor olacaktım.

Dönsem bir güzel karnımı doyurur, sobanın başında keyifle televizyonumu izler, yarın sabah da kahvaltımı yapıp pazar için kasabaya gelen babamı bulurdum. Ama hayır! Ben mutlaka köyüme, aileme gitmeliyim. Bir akşam daha onlardan ayrı kalamam. Bunun bedeli gökyüzünü kara bulutların kapladığı karanlık yolda köye kadar yürümek olsa bile.

Arkada bir ışık belirdi. Çok hızlı geliyor. Belli ki traktör değil. Komşu köyün minibüsü olmalı. Dur da diyemem ki. Cebimde minibüse verecek hiç param yok. Hiç istifimi bozmadan yürümeye devam ediyorum. Minibüsün ışıkları yolumu aydınlatıyor. Aydınlık ne güzel. İnsanın içinde hiç korku, tedirginlik kalmıyor. Yollar böyle aydınlık olsa bütün gece yürüyebilirim.

Minibüs beni geçiyor. Yine karanlığın içinde kalakalıyorum. Acaba araca el etsem, soföre param olmadığını söylesem, ya da yarın babamın verebileceğini söylesem daha iyi olmaz mıydı? Ah cesaretsizlik!

O da ne? Minibüs önce yavaşlıyor ve sonra 50 metre ileride duruyor. Biri soföre: “Al şu çocuğu!” dedi herhalde. Ya da kendisi durmak istedi, kimbilir? Her neyse, minibüs durdu işte. Elimdeki çantayı sürükleyerek koşuyorum. Araca biniyorum. Ben binince minibüs sarsılarak tekrar hareketleniyor. İçerisi sıcacık ama çok fazla sigara dumanı var. Üç beş yolcu ayakta gidiyor. Oturacak hiç yer yok. Zaten umurumda da değil. Arabaya bindim ya, o bana yeter. Teypte Güler Duman, çocuk sesiyle acıklı bir alevi türküsü söylüyor.

O yılların klasik köy minibüsü 50 NC. Kimse bana bir şey sormuyor. Ne yolcular, ne muavin ne de şoför. Ben onlardan hiç kimseyi tanımıyorum ama onlar beni tanıyor olmalılar. En azından nereye gittiğimi biliyorlar. Çünkü onların köyünden değilim ve yol üzerinde sadece bizim köy var.

Bir taraftan da ayakta beklediğim merdivenden dışarıya bakıyorum. Şoför yol ayrımında beni indirmeyi unutmasın diye. İşte yaklaştık. Minibüs yavaşlamadı. Birden telaşlanıyorum: “Ben incem!” diye sesleniyorum. Sesim çok kısık çıkıyor. Panikliyorum: “Ben burada incem!”

“Unuttuk ya seni. Sen hocanın oğlusun değil mi?”

“Evet!”

“Babana selam söyle!”

“Tamam.”

Tamam da kimden? “Zeytin Köyün dolmuşunun şoförü” derim artık.

İniyorum. Yine karanlığın içinde kalakalıyorum. Gözlerim dolmuşun içindeki ışığa alıştığı için hiçbir şey göremiyorum. Bende birden bir korku ve panik başlıyor. Ağlamaya başlıyorum. Bir taraftan da köye doğru bir koşu tutturuyorum. Önümde en az 4 kilometre var. Bu en az bir saat demek.

İlerde, yolun elli metre kenarında bir çiftlik evi var. Önce oradaki köpekleri, sonra da mezarlığı geçmem gerekiyor. Mezarlığı geçtim mi artık köye vardım demektir. Köpeklerden bir şekilde kurtulurum ama mezarlığın yanından geçmek çok zor olacak. Okulda arkadaşlarımız anlatıp durdukları cinli, şeytanlı hikayelerin hepsi tek tek aklıma geliyor.

Mezarlığa yaklaştıkça korkum daha da artıyor. Hava da yağdı yağacak. Kaç gündür yağan yağmurdan toprak yolda öbek öbek su birikintileri oluşmuş. İçinde kirli çamaşırlarım bulunan çantam her geçen dakika daha çok ağırlaşıyor. Çantamı on - on beş adımda, bir omzumdan diğer omzuma alıyorum. Arkadan hiçbir traktör gelmiyor.

Artık mezarlığın yanına geldim. Sağım mezarlık, solum göl. Gölden kurbağa sesleri geliyor: vırrak vırrak vırrak… Sanki bir korku filmi dekorunun içinde yürüyorum. Birkaç dakikada mezarlığın yanından geçiyorum. Başım hep önümde. Bazen arkaya bakıyorum. Ama asla sağıma, mezarlık yönüne bakmıyorum. Çünkü baktığım anda mezar taşlarının ve kara selvilerin arasından bana bakan hayaletlerle göz göze geleceğim.

Artık Balıkçı Burnundayım. Yokuşu çıkınca biraz soluklanmak için duruyorum. Bu sırada arkadan bir traktör sesi duyar gibi oluyorum. Kulak kabartıyorum. Evet bu bir traktör. Yaklaşık yarım dakika sonra köprünün olduğu yerde traktörün farlarını ardından da kendisini görüyorum. Mutluktan ağlayabilirim. Yaya olarak yarım saat yürümem gereken yolu traktörle beş – altı dakikada hemencecik gideceğim.

İşte traktör yaklaştı. El ediyorum. Şoför karanlığın içinde beliren küçük çocuğu görünce şaşkınlıkla traktörü durduruyor. Hemen şoförün soluna, çamurluğa oturuyorum. Kurtarıcıma içimden teşekkürler, dualar ediyorum. Tabi o hiçbir şeyin farkında değil.

Köyün girişinde traktörden iniyorum. Sağlam kalmış sokak lambaları yolu iyi kötü aydınlatıyor. Ana yoldan evimizin sokağına sapıyorum. Yokuş aşağı neredeyse koşarak iniyorum. İşte evim gözüktü. Karanlıklar içinde mutfağın soluk ışığı yanıyor. Bahçeye giriyorum. Köpeklerimiz beni karşılıyor. Önce bir iki havlıyorlar ama sesimi ve kokumu duyunca sevinçle etrafımda dönmeye başlıyorlar.

İşte kapıdayım. İçerden kardeşlerimin sesleri geliyor. Celalettin yedi, Taşkın iki yaşında olmalı. Abim geçen yıl ikinci sınıfta kaldığı için bu yıl okula gitmiyor. Bütünlemeleri geçerse seneye devam edecek. Babam dışında herkes evde. Babam da camide olmalı. Çünkü biz köye girerken yatsı ezanı okunuyordu.

Kapıyı çalmadan açıyorum. Herkes şaşırarak bana bakıyor. Belli ki kimse gecenin bu saatinde çıkıp geleceğimi tahmin etmemiş.

Sobanın üzerinde ıspanaklı pirinç çorbası kaynıyor.

Annem hemen bana sofra atıyor. Yedikçe yiyorum, yedikçe yiyorum…

O günden beri ıspanaklı pirinç çorbasını çok severim. Ama o akşamki yemeğin tadını hiçbirinde bulamam…

 

ALİ TUTKUN

Ekleyen : ALİ TUTKUN     Okunma : 1542 kez

tags Yolda Tek Başına gerçek öyküler hikayeler yaşanmış olaylar

 

Benzer Öyküler/Hikayeler:

nextİçerik Hakkında Yorum Yazın...

Yazan:    

Henüz Yorum Yazılmamış.
İlk Yorumu Siz Yazabilirsiniz

Öyküler - Hikayeler: Yolda Tek Başına