Eğitim Sitesi

Dosya Yükle

Küçük Balıkçı

Küçük Balıkçı

KÜÇÜK BALIKÇI

Belki çocukluğum zor geçti. Belki birçok yaşıtıma göre çok daha fazla çalışmak zorunda kaldım. Tek bir gün bile güneş doğduktan sonra uyanamadım. O işten o işe koşturdum durdum.

Tarlaların, zeytinliklerin işleri hiç bitmezdi. Köye su gelene kadar köy çeşmesinden eve su taşımak gerekirdi. Hayvanlarla ilgilenmek gerekirdi. Her gün gübrelerini atmak, samanlarını dökmek, sulamak; sonbaharda pamuk bozuklarında, kışın zeytinlikte, baharda hasılda, yazın göl etrafında gütmek…

Ama bu çocukluğu hiç kimsenin çocukluğu ile değişmem. Bu kadar işin arasında mutlaka kendimizi eğlendirecek, eğlendirirken geliştirecek bir sürü meşgale de bulurduk. Neler mi yapardık? Sadece balık maceralarımdan bahsetsem, anlat anlat bitmez.

İlk balığımızı çoğumuz köprünün üzerinde tutmuşuzdur. Telden ya da toplu iğneden yaptığımız oltaların ucuna mercimek büyüklüğünde ekmek içi takarak köprüden aşağıya sarkıtırdık. O zamanlar gölün suyu çok berraktı. O kadar ki susadığımız zaman içebilirdik. Oltanın etrafında dolaşan balıkları izleyebilirdik. Şimdi sanırım o balıklar yok, sardalya balığına benzer bir balık cinsi vardı. Biz çime derdik ama o şimdiki çimelerden daha zarif bir balıktı. Yan taraflarında mavi bir çizgi vardı. Uzunluğu on santim veya biraz daha kısa olurdu. İşte en çok bu balıklardan tutardık. Bazen pişirdiğimiz de olurdu ama en fazla tutar geri atardık. Bazen kedilerimiz için eve getirdiğim de olurdu.

O yıllarda kendim bir balık tutma yöntemi geliştirmiştim. Bir kova, peynir tenekesi yada pamuk sepeti bulursam içine bir parça ekmek koyar, kanalın kenarında suyun içine yosunların arasına bırakırdım. On, on beş dakika sonra sessizce gelir, sepeti birden kaldırırdım. İçinde çeşit çeşit bir sürü balık olurdu. O balıkların bir kısmını gören çok azdır. Oltaya gelmeyen balıklardı bunlar. Mesela bir parmak boyunda, dil balığı gibi yassı bir balık vardı. Çupra yavrularına benzerdi ama daha yassıydı. Yine siyah bir balık vardı. Akvaryumlardaki çöpçü balıklara benzerdi. Artık onlardan da hiç görmüyorum. Çime ve sazan yavruları da olurdu. Bir seferde yarım kiloya yakın balık yakaladığım da olurdu. Tabi hepsini geri salardım. Bir oyuna dönüşen bu balık tutma macerasıyla vaktin nasıl geçtiğini anlamazdım.

Bazen ağ veya davulla balık avladığımız da olurdu. Özellikle yaz başlarında sular daha tam çekilmemiş olurdu ve gölü çevreleyen kamışların dış kısımlarında hala otuz, kırk cm derinliğinde su olurdu. Bu sularda yılanbalığı, yayınbalığı kefal ve sazan bulunurdu. Davulları hazırlayıp içine balıkları kovalayarak ya da akşamdan atıp sabahları kontrol ederek balık yakalamaya çalışırdık. Bazen başarırdık da…

Yüzmeyi de ilk bu sığ sularda öğrenirdik. Gün boyu güneş ışınlarıyla ısınan sular sıcacık olurdu. Diz boyu suda emekleyerek ve ayaklarımızı çırparak yüzüyormuş gibi gider gelirdik. Her an karşımıza çıkabilecek bir su yılanı ya da yengeç korkusu ise hep içimizde bir kenarda dururdu. Derler ya “cesaret korkmamak değil, korkarken bile yapman gerekeni yapmaktır” diye… Korkmak cesaretimizi kırmazdı. Cesur olmayı da böylece farkına varmadan öğrenirdik.

O yıllarda gölde çok fazla yayın balığı olurdu. Sanırım artık kalmadı. Köyün gençleri, özellikle de akşamları koyun gütmeye giden çobanlar saat 4 -5 gibi kayıkla göle açılıp yayın balığı yakalamak için olta atarlardı. Oltaları bir şamandıraya bağlar, gölde serbest bırakırlardı. Oltalara yem olarak genellikle balık ve kurbağa takarlardı. Neredeyse her gün beş – on tane balık yakalarlardı. Büyüklükleri de birkaç kilodan yirmi kiloya kadar değişirdi. O zaman gölümüzde yakalanan en büyük yayın balığının 57 kilo geldiğini duymuştum.

Sazan balıkları çok fazlaydı o zamanlar. Özellikle ilkbaharda sığ sulara çıkarlardı. Yumurtlama dönemleriydi o mevsim. Bir karış derinlikteki suların içinde sürüler halinde dolaşır, üreme ritüellerini gerçekleştirirlerdi. Büyükler bu dönemde tüfekle, zıpkınla, ağla, serpme ve davulla bu balıkların peşine düşerdi.

 

O günlerden bir fotoğraf. Sami Özler.

Özellikle akşam vakitlerinde Balıkçı dediğimiz mevkiden gölün içinde otlayan sazanların güneşte ayna gibi parlayışlarını heyecanla izlerdik. Bazen babalarımız kayığa binerek tüfekle sazan vurmaya çıkarlardı. Özelikle de bu akşam saatlerinde yosunlarda otlayan bu sazanları avlarlardı.

Kefal avı ise en fazla serpme ve çökertme ile yapılırdı. Özellikle gölün Küçük Menderes’e bağlandığı kanalda dalyanlar hazırlanırdı. Kanal bir metrelik bir aralık bırakılacak şekilde dallarla kapatılırdı. Bu boşluğa çökertme bırakılır ve çökertmeye balığın girdiğini anlamaya yarayan ip parmağa dolanır, balık vurduğu anda çökertme kaldırılırdı. Özellikle yumurtlama dönemlerinde bu dalyanlarda bol bol balık yakalanırdı.

Yazın da kanaldan Menderese doğru giderdi balıklar. Kanala bir uçtan bir uca bir ağ atar, serpmemizi hazırlar, atışa hazır bir halde balığın suda dalga yapmasını beklerdik. Bir kişiden beş –altı kişiye kadar değişen sayılarda balıkçı aynı yeri beklerdik.

Ağı gören balık birden geri döner bu sırada suyu dalgalandırırdı. Hazır bekleyen balıkçılar serpmelerini suya savururlardı. Balık büyük ihtimal serpmelerin birinden çıkardı. Bu avlarda bir kilo hatta daha büyük kefaller yakaladığımız bile olurdu. Belki de balık avlarının en keyifli yolu buydu.

Özellikle havaların çok soğuduğu kış günlerinde gölün su kaynağı olan ve suyu her zaman ılık olan ılıcadan buharlar yükselir, soğuk sudan kaçan kefaller buraya hücum ederdi. Sanırım balıkların en çok üşüyeni kefallerdi. Burada ağlarla, özellikle de serpme ile adeta balık katliamı yapılırdı. Bazen atılan serpmede o kadar çok balık olurdu ki bir kişi çekemez, yardım istemek zorunda kalırdı.

O zamanlar fabrika atıkları henüz suyuna karışmadığı için Küçük Menderes’in suyu temizdi. Çocuklar –özellikle Selçuk’tan gelenler- ellerindeki bir, bir buçuk metrelik, telefon telleriyle kefal sürülerini kovalayarak, tellerle vurarak balık avlarlardı.

Bir de yılan balığı avı vardı tabi. Biz en çok yılanbalığı tutardık. Oltaya küçük balık, çoğunlukla da kurbağa takar, kanalda otlu bir yere, kargının ucuyla on beş, yirmi santim çapında bir yer açar oltamızı buraya sarkıtırdık. Bir - iki saat içinde ya yemimiz yenir ya da oltaya bir yılan balığı takılırdı.

Yılan balığı yılana benzediği için biraz korkardık ama yine de korkarak da olsa bu balığı avlamaya çalışırdık. Yılan balığı kılçıksız bir balık olduğu için yemesi kolaydır. Eti tavuk eti gibidir. Zor olan derisini yüzmektir. Onun yolu da başının arkasından zar şeklinde olan derisini çepeçevre kestikten sonra bir bezle tutup kuvvetlice sıyırıp çıkarmaktır.

Bir de kolay kolay ölmez yılan balıkları. Kuytu bir yere koysanız yirmi dört saat sonra hala canlı olduğunu görebilirsiniz. Hatta “tavaya girene kadar ölmez” de denir onlar için.

Parmak kalınlığında olandan bilek kalınlığında olana kadar her boyda görebilirsiniz. Bir de eğer yakalanır yakalanmaz oltayı çekmezseniz aşağıda ne kadar ot, kamış varsa gider oltayı onlara dolaştırır ve ne kadar çekseniz de oltayı ve balığı kurtaramazsınız. Bu şekilde nice oltalarımız kopup gitmiştir.

İşte böyle… Şimdi televizyonda ne zaman bir dere, nehir, göl veya deniz görsem yarı şaka yarı ciddi:

-“Burada ne balık vardır be?” derim.

Her seferinde benden aynı sözü duyan çocuklarım:

-“Ya baba! Yine mi?” derler.

Ben de şimdi size sorayım:

-“Siz de çocukluğunuzda benim kadar balık maceranız olsaydı, her su birikintisi gördüğünüzde balıkları hatırlamaz mıydınız?”

 

Ekleyen : ALİ TUTKUN     Okunma : 2933 kez

tags Küçük Balıkçı ALİ TUTKUN

 

Benzer Öyküler/Hikayeler:

nextİçerik Hakkında Yorum Yazın...

Yazan:    

Henüz Yorum Yazılmamış.
İlk Yorumu Siz Yazabilirsiniz

Öyküler - Hikayeler: Küçük Balıkçı