Eğitim Sitesi

Dosya Yükle

Kıvılcım (Hayvan Sevgisi)

Kıvılcım (Hayvan Sevgisi)

KIVILCIM (Hayvan sevgisi)

Dudu kadın biraz hava almak için çıktığı alçak tepenin üstünde, irice bir kayanın yanına çöküverdi. Tepeye çıkana kadar oldukça yorulmuş, soluk soluğa kalmıştı. Oysa çocukluğunda bir solukta çıkıverirdi bu yokuşu. Her geçen yıl bu tepe sanki daha bir yükseliyor, yokuş daha bir dikleşiyordu. Sırtını büyücek bir kayaya yasladı. Aşağıda uzayıp giden ovaya uzun uzun baktı.

Çocukluğundan beri çok severdi bu tepede oturup bir deniz gibi önünde uzayıp giden ve ufukta sisler dumanlar arasında görünmez hale gelen ovayı seyretmeyi. Ova bir manzara ressamının özenle çizdiği, en ufak ayrıntısına dikkat ederek tuvale aktardığı bir tablo gibi önünde uzanıyordu. Görüntü her mevsim, her ay, her gün, her saat değişiyordu. Sabah başkaydı, akşam başka. Yazın başkaydı, kışın başka. Açık havada başkaydı, yağmurlu havada başka…

Hiç yanından ayrılmayan, hayattaki tek can yoldaşı ihtiyar Karabaş gelip ayakucuna uzandı. Başını kaldırıp yaşlı sahibinin, yılların çilesiyle kırış kırış olmuş yüzüne baktı. Sonra da başını ön ayaklarının üzerine usulca koyup gözlerini kapattı.

Dudu kadının gözleri bu sefer ayaklarının ucuna kıvrılan ihtiyar köpeğe kaydı. Bu vefakâr köpeği bir aylık yavru iken almıştı. Neredeyse on beş yıldır beraberlerdi. Dudu gibi Karabaş da iyice yaşlanmıştı. Belki yeni bir yavru köpek almanın da zamanı gelmişti.

Komşusu Canavar Tevfik’in av köpeği bu günlerde doğuracaktı. Olmazsa gider bir tane erkek yavru seçerdi. Olmaz diyecek hali yoktu ya. Nasıl olsa her sene doğan yavruları isteyen olursa verir, geri kalanları da bir çuvala doldurup göle atardı. Çuvalın içine iri bir taş koymayı da ihmal etmezdi. Zaten lakabı da bu acımasızlığı yüzünden “Canavar” kalmıştı.

Dudu kadın yalnız yaşardı. Kimi kimsesi yoktu. Köyün kenarında tek göz, eski bir evi vardı. Uzun yıllar önce henüz taze bir gelinken başına bir felaket gelmiş, o günden sonra hayata küsmüş ve kendine bu münzevi hayatı seçmişti.

Özellikle köpekleri çok severdi. Köyün bütün köpekleri onun dostuydu. Köylüler:

- “Onun elinden ekmek yemeyen, sevilip okşanmayan köpek yoktur bu civarda ” derlerdi. Gençler pek anlam veremezlerdi onun köpeklere olan bu düşkünlüğüne ama yaşlılar onu köpekleri severken, onları beslerken her gördüklerinde derin bir iç geçirir, bazılarının da gözleri nemlenirdi.

***

Dudu’nun hikâyesi çok acıklı bir hikâyeydi.

Yıllar, yıllar önceydi. Dudu o zamanlar 14-15 yaşlarında bir genç kızdı. Deli doluydu. Etrafına neşe, mutluluk saçardı. Gün boyu türlü türlü şakalar yapar, milleti gülmekten kırar geçirirdi.

Fakat bir huyu vardı ki, herkes bundan rahatsızdı. Hayvanlara karşı şakaların dozunu biraz kaçırıyordu Dudu. Nerede kırmızı bacaklı iki eşek karıncası yakalasa hemen onları kavga ettirir, karıncalardan biri ölene kadar süren bu acımasız savaşı keyifle izlerdi. Sineklerin kanatlarını koparır sonra serbest bırakır, şaşkın şaşkın dolaşmalarına kahkahalarla gülerdi. Kaplumbağa görse ters çevirir, top olmuş kirpileri suya atardı.

Kedilerin kuyruklarına teneke mi bağlamadı, ineklerin kuyruklarını birbirine mi düğümlemedi, eşeğin kuyruğunun altına pıtrak mı koymadı?

Dudu’nun en ağır şakası ise gelin olacağı sene oldu. O sene çoban köpekleri doğum yapmıştı. Sekiz tane yavrunun yedisini çobanlar istemiş, babası da vermişti. Evde sadece tek bir yavru kalmıştı. Annesinin tüm sütü kendisine kalan yavru köpek iyi beslendiği için topaç gibi olmuştu. Belki de bu yüzden adını da “Topaç” koymuşlardı. Uzun beyaz tüyleri olan güzel bir erkek enikti.

Köpeklerde her zaman pire olur. Topaç’ta ise biraz fazlaca pire vardı. Babasının söylediğine göre bir tilki inine girmiş, pireleri oradan toplamıştı. Hayvancağız gün boyu kaşınıp duruyordu.

 

Bir gün babası Topaç’ı pirelerden kurtarmak için gaz yağıyla güzelce yağladı. Kalan gaz yağıyla da anne köpeği yağladı. Sonra da evden biraz uzakça bir ağaca her ikisini de bağladı. Ardından da ev halkını tembihledi:

-Bir gün burada dursunlar, üzerlerindeki pireleri her yere dökmesinler. Siz de ekmeğini, suyunu unutmayın, dedi.

Beyaz parlak tüylü güzelim Topaç gaz yağıyla yağlanınca gerçekten çok komik olmuştu. Suya girip çıkmış yapış yapıştı her yeri. O kabarık parlak tüylerinden eser kalmamıştı. Topaçtan çok sıska bir sokak köpeğine benzemişti.Onun bu haline Dudu çok güldü.

Akşama doğru babası Dudu’ya artık köpekleri serbest bırakabileceğini söyledi. Sabahtan beri bağlandığı ağacın altında acı acı uluyan Topaç, Dudu’nun yaklaştığını görünce şirinlikler yapmaya, olduğu yerde hoplayıp zıplamaya başladı.

Dudu önce anne köpeği serbest bıraktı. Tam Topaç’ın zincirini çözecekken aklına yine bir muziplik geldi. Cebinden kibriti çıkardı. Bir kibrit yaktı ve gaz yağına bulanmış olan Topaç’ın tüylerine dokundurdu. Gaz yağının yavaş yavaş tutuşacağını, alevleri kontrol edebileceğini, yavruyu biraz korutunca alevleri söndürebileceğini düşünüyordu.

Fakat öyle olmadı. Topaç birden alev topuna dönüştü. Yavrusunun özgür kalmasını için hemen Dudu’nun yanında bekleyen anne köpek yavrusunu kurtarmak için ileri atıldı. Alevler bu sefer anne köpeğe sıçradı.

Gürültüyü duyanlar dışarı fırladılar. Manzara korkunçtu. Biri büyük biri küçük iki alev topu ortalıkta geziniyor, hopluyor, zıplıyor, korkunç sesler çıkarıyordu.

Herkes eline ne geçtiyse alevleri söndürmek için koştu. Kimi eline bir çul alıp köpeklerin üzerine atmaya çalışırken, kimi çeşmeden su getirdi, kimi toprak saçtı. Alevler söndüğünde Topaç ve anne köpek can çekişiyorlardı.

Baba evden tüfeğini getirdi ve acı içinde kıvranan anne ve yavrunun acılarına son verdi. Sonra Dudu’n un önünde durdu.

-Beğendin mi yaptığını? Allah buna razı gelir mi kızım?

Dudu ağlayarak içeri kaçtı. Kendini bir köşeye atıp saatlerce ağladı. Sebep olduğu trajediye kendisi de inanamıyordu. Böyle bir hatayı nasıl yapabilmişti? Keşke her şey bir rüya olsa ve uyanıverseydi. Ama rüya değildi.

***

O senenin güzünde Dudu’nun düğünü oldu. Kayınpederinin onlar için yeni yaptırmış olduğu evlerine davul zurnayla gelin gitti.

Çok mutluydu Dudu. Kocasını seviyor, her akşam yolunu gözlüyordu. İkinci sene çocukları dünyaya geldi. Nur topu gibi bir oğlan çocuğuydu. Adını Yusuf koydular. Mutlulukları bir kat daha arttı.

Her ne kadar mutlu olsa da içinden atamadığı bir sıkıntısı vardı Dudu’nun. Topaç’a ve annesine yaptıklarını hiç unutamıyordu. Bir de babasının sözlerini:

-“Beğendin mi yaptığını? Allah buna razı gelir mi kızım?”

Ve o felaket günü gelip çattı.

O gün köyde bir kına gecesi vardı. Tüm kadınlar düğün evinde toplanmışlardı. Dudu da minik bebeğini sevgili eşine emanet edip düğün evine gitmişti. Aklı hep evde ve bebeğindeydi. Biraz oturup kalkmayı, bir an önce evine koşmayı düşünüyordu.

Bu sırada dışarıdan bağrışma sesleri gelmeye başladı. Müzik sustu, herkes dışarıya kulak kabarttı. Birisi avazı çıktığı kadar bağırıyordu:

-Yangın var, yangın var! Su getirin, su getirin!

Dudu kendini dışarı attı. Zaten sabahtan beri içinde bir sıkıntı vardı. Acaba neresi yanıyordu? Ev mi, samanlık mı? Kimin evi, kimin samanlığı?

Alevler kendi evinin olduğu tarafı göğe kadar kızıla boyamıştı. Ayakkabılarını bile unutup deliler gibi koştu Dudu.

Koştukça korkusu arttı, korktukça daha kızlı koştu.

Yanan ev onundu. Alevler her yeri sarmış, yalazlar kapılardan, pencerelerden, bacalardan fışkırıyordu döne döne. Yana yakıla eşini ve çocuğunu aradı Dudu. Acaba kurtulmuşlar mıydı? Kendilerini dışarıya atabilmişler miydi?

Ertesi gün iki selâ okundu minareden. Ardından iki cenaze kaldırıldı gözyaşları içinde. Biri büyük biri küçük iki tabut yan yana konuldu musalla taşına. Cami avlusu tıklım tıklım doldu.

Dünya Dudu için o gün durdu. Bir daha da hiç dönmedi. İçinde yanan ateşi söndürmek için kendini dağlara vurdu. Gördüğü tüm hayvanlarla dost oldu, arkadaş oldu. Özellikle de köpeklerle. Karnını doyurduğu, başını okşadığı her köpek içindeki ateşe bir avuç su döktü ama asla tamamen söndüremedi.

Yangının nasıl çıktığı ise hiç anlaşılamadı. Kimi “ocaktan kıvılcım sıçradı” dedi, kimi “gaz lambası devrildi”. Hatta “kundaklandı” diyenler bile oldu.

Artık bunların hiç önemi yoktu. Olan olmuştu bir kere. Aslında Dudu yangını çıkaran kıvılcımın nereden geldiğini çok iyi biliyordu.

O kıvılcım, iki yıl önce Topaç’ı ve annesini yakan kibritin kıvılcımı, ateşiydi.

 

 

Ekleyen : Ali Tutkun     Okunma : 1689 kez

tags Kıvılcım Hayvan Sevgisi Ali Tutkun

 

Benzer Öyküler/Hikayeler:

nextİçerik Hakkında Yorum Yazın...

Yazan:    

Henüz Yorum Yazılmamış.
İlk Yorumu Siz Yazabilirsiniz

Öyküler - Hikayeler: Kıvılcım (Hayvan Sevgisi)