Eğitim Sitesi

Dosya Yükle

Çolak

Çolak

ÇOLAK

O sene üçüncü sınıfa gidiyordum. Vakit akşam ezanından az öncesiydi. Mehmet Öğretmen, Alim Ağabeyimle bana güreş tutturuyordu. Rahmetli Zeki Gökçe’nin evinin önündeyiz. Ağabeyim beni kaldırdı ve yere attı. Zaten her zaman benden çok daha güçlü olmuştur.

Bir kolumun üzerine düştüm. Kolum dirsekten geriye doğru doksan derece kıvrıldı. Berbat bir görüntüydü. Ağlayarak doğrulunca kolum da yerine geldi. Ama nasıl ağlıyorum… Ama nasıl korktum…

Akşam namazını kıldıran babam eve dönünce olanı biteni anlattık. Babam da çok bilirmiş gibi kolumun çıktığına kanaat getirdi ve yerine yerleştirmeye çalıştı. Olmadı tabi.

Ben o akşam acılar içinde kıvrandım durdum. Ertesi gün babamla Torbalı’nın Subaşı köyüne gittik. Araya araya kahvede yaşlı bir kırık çıkıkçı bulduk. O zamanlarda doktorlara bu konuda pek itimat edilmezdi. Sakat bırakabileceklerinden endişe edilirdi. Neyse, yaşlı amca beni bağırta bağırta bir şeyler yaptı ve “Tamamdır “ deyip kolumu gömleğimin yakasından içeriye sokup bizi gönderdi.

İyileşmedi tabi. Hatta kolum doksan derecelik bir açıyla içeriye eğik kaldı. Bir zaman öyle gittikten sonra bu sefer Aydın Ortaklar’a gittik. Yolda bir kamyona otostop yaptık. Varana kadar babam adamla sohbet etti. Konu benden açıldı tabi. Bu güne kadar ki macera bir bir anlatıldı.

Ortaklarda kamyondan indik. Sora sora Bağdat bulunurmuş. Biz de araya araya yine bir kahvehanede aradığımız yaşlı amcayı bulduk. Ters bir ihtiyardı. Adam beni bağırta bağırta, eğik kalan kolumu doğrulttu. İtti, çekti, kıvırdı hatta bu esnada bir kerede beni tokatladı… “Tamamdır” deyip gönderdi bizi. Ücretini ödeyip ayrıldık.

Elbette benim sakatlık yine iyileşmedi. Bu arada aylar geçti. Bu sefer İzmir Behçet Uz Çocuk Hastanesine gitmeye karar verdi babam. Selçuk’tan otobüse bindik. Yolda bir mola yerinde babam çöp şiş aldı. Karnım doymadı ama tadı harikaydı. Neyse İzmir’e Variyant’tan indik. O zamanlar şehirlerarası otobüsler için Konak son durak. Yolun geri kalanını yürüdük. Sora sora nihayet hastaneyi bulduk. Babam birkaç yere girip çıktı ve en sonunda beni bir odaya soktu. Doktor muhtemelen sıramız veya randevumuz olmadığını ileri sürmüş olmalı. Yanına gittiğimizde doktorun suratı asık ve sinirliydi. Üstün körü koluma baktı, hikayemizi dinledi ve: “Bu kol kırılmış, sonra eğik kaynamış. Böyle kalır” dedi. Ne röntgen çekildi ne başka bir şey…

Yıllar sonra kardeşim Celalettin’in de bir ameliyat geçireceği bu meşhur çocuk hastanesinden de boynu bükük ayrıldık. Buradan da sonuç alamayınca geriye tek çare kalıyordu: “Sobacı!”

Sobacı, Selçuk’ta çarşıda soba malzemeleri satan

Yugoslavya göçmeni bir esnaf. Zor vakaları iyileştirmekle ama bazen de sakat bırakmakla meşhur.

Gittik Sobacı’nın dükkanına. İri yarı bir adam. Koluma söyle bir baktı ve sarı balık alıp sarmamızı, yarın sabah da erkenden gelip kendini dükkanda bulmamızı söyledi. Şimdi maliye’nin olduğu yerde o zamanlar balıkçılar vardı. Balık pazarından yarım kilo kadar gelecek bir sazan balığı aldık ve köyün yolunu tuttuk. Balık akşam temizlendi, flato şeklinde ikiye bölüp koluma, tam dirseği içine alacak şekilde sarıldı. En dışı da bir poşetle sarmalayıp işlem tamamlandı. Geçeyi o şekilde geçirdim. Sabah uyandığımda leş gibi bozulmuş balık kokuyordum.

Koku dayanılır gibi değildi. Başımı mümkün olduğunca kolumdan uzak tutmaya çalışıyordum ama kokuyu duymamak ne mümkün?

Sobacıyı dükkanında bulduk. Beraberce göçmen mahallesinde olan evine gittik. Ev kalabalık. Sobacının üç, dört tane yetişkin kızı var. Önce kolumdaki kokmuş balık leşi çözüldü. Sonra sıcak suyla iyice yıkandı.

Ardından beni yere yatırdılar. Herkes bir tarafıma çöktü. İkisi ayaklarımı, ikisi kollarımı, biri de başımı tutuyor. Belli ki operasyon acılı geçecek.

Ve operasyon başladı. Kıvrılmış kalmış ve asla açılıp kapanmayan kolumu önce doğrulttular. Sonra ilk günkü gibi geriye kıvırıp yerinden çıkardılar. Son olarak ta tekrar yerine oturttular.

Bu sefer farklı olarak koluma askı yapmadılar. Onun yerine birkaç yumurta sarısını koluma merhem gibi sürdüler. Üzerine pamuk kapladılar en sonunda da birkaç tahta parçasıyla kolumu seyiklediler. Aylar sonra ilk defa kolum doğrulmuş olarak çıktım kapıdan.

Sobacı on beş gün kolumun seyikte durmasını, daha sonra sargının açılabileceğini söyledi. Babam her zamanki gibi acele edip ilk haftanın sonunda kolumu açtığında artık kolum iyileşmişti. Çolak kalmaktan kurtulmuştum.

 

 

 

Ekleyen : ALİ TUTKUN     Okunma : 1217 kez

tags Çolak ALİ TUTKUN

 

Benzer Öyküler/Hikayeler:

Öyküler - Hikayeler: Çolak