Eğitim Sitesi

Dosya Yükle

Şaka

Şaka

ŞAKA / Ali TUTKUN

Bahardan çok yaza benzeyen, güneşin toprakta kalan son nem kırıntısını da buharlaştırmak için her yeri kavurduğu bir mayıs günüydü. Ağabeyimden bana miras kalan ve her zaman tüm kitap ve defterlerim içinde olduğu için ağırlığı dörtte bir ağırlığıma denk gelen eski okul çantam yine sırtımdaydı. Okul yolu sanki uzadıkça uzuyordu.

Nihayet kan ter içinde okulun kuzey cephesindeki büyük demir kapıdan bahçeye girdim. Bu kapıdan her girişimde içimde bir sıkıntı duyar, her şeyi bırakıp uzaklaşmak, bir daha da geriye dönmemek üzere kaçıp gitmek isterdim. Ama bu aptalca düşüncenin asla gerçekleşmeyeceğini, buna yeltenirsem babamın beni dayaktan öldüreceğini de çok iyi bilirdim. Sadece babamdan çekindiğim, korktuğum için değil, mutlaka okumam gerektiği için de katlanırdım bu işkenceye. 1980’li yıllarda Ege köylerinde çiftçi bir ailenin çocuğu olmak, yaşından büyük birçok işi yapmaya mecbur olmak demekti. O yıllarda zeytincilikten pamuk tarımına, hayvancılıktan arıcılığa her türlü işe ailemizle beraber koşturmak zorundaydık. Böyle ağır bir iş yükünden kurtulmanın, ömür boyu ırgatlık, çiftçilik yapmaktan kurtulmanın tek bir yolu vardı: Okumak!

O yıllarda okullarda hem dersler çok zordu hem de çok dayak atılırdı. Bazen benim payıma da düşerdi bir şeyler. Hiç unutmam, bir sene köy okulumuza yeni bir öğretmen tayin olmuştu. Okulun açılmasına az bir zaman kala elinde bir çakıyla onu dereden hayıt dallarını keserken görmüştük. Bir grup meraklı çocuk gizlendiğimiz yerden onu gizlice izlerken, sene içinde çocuk dövmek için sopa kestiğinden o kadar emindik ki… Halbuki adamcağızın yaptığı, matematik dersinde deste – düzine konusu için; ayrıca bayramlarda bayrakları takmak için çubuk kesmekten başka bir şey değildi.

Aklımın almadığı bir şey vardı. Bazı öğretmenler çocukları niye hemen döverlerdi? Vurmadan ya da başka bir ceza vermeden önce neden çocukları iyice dinlemezlerdi? Belki de dinleseler hak verir, dövmekten vazgeçerlerdi. Çünkü ben dayağı hak edecek bir hata yapmamak için elimden geleni yapamama rağmen bir şekilde o dayağı yerdim.

Anlamadığım diğer bir konuysa şuydu: Okuldaki öğretmen çocukları hiç dayak yemezdi. Öğretmenler onların babalarını tanıdıkları, meslektaş oldukları için belki de? Benim babamı ise hiçbir öğretmen tanımıyordu. Keşke babamı tüm öğretmenler tanıyor olsalardı. O zaman bana belki daha iyi davranırlardı.

Benim babam bir tek Abdurrahman öğretmeni tanıyordu. Abdurrahman öğretmen bizim Sosyal Bilgiler öğretmenimizdi. Eskiden bizim köyde eşiyle beraber birkaç yıl sınıf öğretmenliği yapmış, daha sonra Sosyal Bilgiler öğretmeni olup kasabadaki ortaokula tayin olmuştu. Hatta ilkokul ikinci sınıfta bir yıl sınıf öğretmenim de olmuştu. Abdurrahman öğretmen beni hiç dövmezdi. Hatta kızmazdı bile. Her pazartesi ona köyden yumurta getirirdim. Getirdiğim yumurtayı kimse görmesin diye saklardım. Çünkü elinde yumurta poşetiyle ve üzerinde okul kıyafetiyle okul yolunda ilerleyen bir çocukla herkes dalga geçerdi: “Yumurtayı da götürüyorsun ya, artık sınıfı kesin geçersin…” gibi laflar atarlardı. Ben hiç cevap vermez, başımı eğer, adımlarımı hızlandırırdım.

Koridorun başındaki öğretmenler odasının önünden geçerken, çekinerek aralık duran kapıdan içeriye baktım. Kimseyi göremeyince biraz daha hızlandım. Buradan çabucak uzaklaşmak istiyordum. Çünkü bu kapı, oradan her geçişimde bana Müdür Yardımcısı Selim Bey’i hatırlatıyordu. Birkaç gün önce tam da bu kapının önünde Selim Bey’den yediğim tokatla kendimi yerde bulmuş, korku, utanç ve çaresizlik yüzünden eve gidene kadar ağlamıştım. Öğretmenin vurduğu sol yanağım saatlerce alev alev yanmıştı. Hatta teyzemin evinin bahçe kapısında oturup sol yanağındaki ve gözlerindeki kızarıklığın geçmesi için bir süre beklemek zorunda kalmıştım. Bu olayı her hatırladığımda boğazıma bir şeyler düğümlenirdi.

 

Olay şöyle olmuştu:

O gün son ders zili çalıp da öğrenciler neşeyle sınıfı terk ederken sıra arkadaşım Ali, elindeki kitapları kafama hızlıca vurup koridora doğru kaçmıştı. Şakacı bir çocuktu Ali. Kafama inen darbeyle önce afallamış sonra da aceleyle çantamı toplayıp arkasından koşmuştum. İntikamımı almalıydım. Ali, koridorun başında durmuş ve ellerini arkasında birleştirmiş, sınıftan çıkan öğrencileri izleyen Selim Beyi görünce kaçmayı bırakmış, yavaş adımlarla oradan uzaklaşmaya çalışıyordu. Ben Selim Bey’den habersiz elimdeki kitapları Ali’nin kafasına aynı hızla indiriverdim. Ve bu olay tam da Selim Bey’in önünde oldu.

Olayı dikkatlice izleyen ama öncesini bilmeyen Selim Bey, “Gelin bakayım buraya!” diye gürledi. İkimiz de korkuyla önünde durduk. Boyumuz neredeyse beline geliyordu. Her iki elini de havaya kaldırdı ve aynı anda indirdi. Şimdi düşünüyorum da aslında zor ve ustalık isteyen bir vuruştu yaptığı. Aynı anda ikimizde yere kapaklandık; birimiz sağa, birimiz sola.... Bu esnada birbirimize çarpmamış olmamız bir mucizeydi.

Nasıl utanmış, nasıl yerin dibine girmek istemiştim. Bu sırada etrafımıza büyük bir kalabalık toplanmış, Selim Bey’in bedava gösterisini izliyordu. Bu dayak okul adına her türlü kazançtı. Hem okulun disiplin ve otoritesi, hem de Selim Bey’in en çok döven ve çekinilen müdür yardımcısı olma hüviyeti pekişiyordu. Benim ne hissettiğim mi? Onun ne önemi vardı ki?

Tabi ben ne bu dayağı, ne öncekileri, ne de sonrakileri aileme anlatmayacaktım.

Kendimi bir türlü rahat ve güvende hissedemediğim bu okulda hep beni sıkan bir şeyler vardı. Bazen çocukların köylülüğümle alay etmesi, bazen evlerinde kaldığım teyzemlerde kendini bir sığıntı gibi hissetmem, bazen bir türlü üstesinden gelemediğim matematik ve İngilizce dersleri… Bazen de evime, aileme duyduğum özlem… Belki de tüm bunların altında ruhumun, çocukluğumun, hayallerimin ve yeteneklerimin ağır ağır ezilmesi…

Mutlu ve huzurlu değildim. Korkak ve tedirgindim. Mahcup ve ürkektim.

Oysa köyümdeki okulumda ne kadar da başarılı bir çocuktum. Sınıf kitaplığında neredeyse okumadığım kitap kalmamıştı. Kadriye ve Ümmü’yü saymazsak sınıfının en çalışkanıydım. Derslerin üstesinden çok kolay geliyordum. En zor sorulara ilk cevap verenlerden biriydim. Hatta bir keresinde öğretmenin sorduğu “Hz İsa yaşasaydı şimdi kaç yaşında olurdu?” sorusunu benden başka bilen çıkmamıştı.

Mutlu ve başarılıydım çünkü orada beni seven, beni dinleyen, anlayan ve dövmeyen bir öğretmenim vardı: Ayşe Öğretmen.

Eşi Baki Bey ve küçük oğulları Emre ile köyümüze tayin edildiklerinde sanırım yirmili yaşların başındaydı. Bitişiğimizdeki eve kiracı olarak gelmişlerdi. Zira o ev köyde kiraya verilebilecek tek boş evdi. Sahipleri ilçeye taşındıkları için ev ne zamandır boştu.

Güzel ve faydalı bir şeyler yapabilmek, milli eğitim müfredatında bulunmayan ama çocuklar için yararlı olabilecek birçok şeyi denemek isteyen ve bunu yaparken hiç yüksünmeyen, enerjisini kaybetmeyen bir dinamizmi vardı.

Ders çıkışlarında kızlara kurabiye yapmasını öğretirdi. Bir öğretmen ile öğrencilerinin, hem de öğretmenin kendi evinde kurabiye yapmaları, bu kurabiyeleri sınıfa ikram etmeleri bana çok sıra dışı gelir, belki biraz da kıskandırırdı.

Köy çocuklarından bir halkoyunu ekibi kurmuş, bununla kalmamış kendi elleriyle bize halkoyunu kıyafetleri dikmişti. Köy çocukları olarak yakalamaca, saklambaç, sek sek ve futboldan başka oyun oynamazken bize yakan top oynamayı öğretmiş, sevdirmiş, bu oyun için ilçeden deri top bile almıştı.

Burnumuzun dibindeki Efes’i onun düzenlediği okul gezisinde görme şansı bulmuştuk. Biz halkoyunu oynarken turistler fotoğrafımızı çekmişlerdi. Bizim için müthiş bir tecrübeydi. Gezi dönüşü hepimize gazoz almıştı. Çabuk bitmesin diye damla damla içmiştim şişeyi.

Yine çocuklardan tiyatro grubu kurmuş ve ilk defa bize piyes oynatmıştı: “Kahraman çocuklar.” Ben düşman askeri Hristo olmuştum. Oyunun sonunda ölen kötü karakter olsam da rolümü çok sevmiştim. Kendimi o kadar rolüme kaptırmış ve bu serüvenden keyif almıştım ki, oyun aksesuarım olan tüfeği bile bir ibadet neşvesiyle ağaçtan tek başıma kendim yontmuştum. 23 Nisan kutlamalarında okul bahçesindeki temsilimiz her ne kadar beklediğimiz ilgiyi görmese de (ip atlama, yumurta yarışı, yoğurtta para bulma yarışması gibi yarışmalar köylülerin daha çok ilgisini çekiyordu) biz hem hazırlanırken hem oynarken inanılmaz keyif almıştık.

Ama artık her şey geride kalmıştı. Ortaokulda her şey çok farklıydı. Ayşe öğretmenim, köy okulundaki mutlu günlerim hepsi geride kalmıştı. Artık 10 yaşındaydım ve altıncı sınıfa gidiyordum. Ekim doğumlu olduğum için sınıfın hem yaşça hem de fiziksel olarak en küçük öğrencilerindendim. Bu durumla başa çıkabilmek için kendimi fazladan zorlamak zorunda kalıyordum.

Korku koridorunu geçip sınıfının kapısına geldiğimde sadece birkaç arkadaşımın gelmiş olduğunu gördüm. Zaten her yere erken giderdim. Geç kalmak, bu yüzden kötü bir söz işitmek, azarlanmak çok ağırıma giderdi.

Hayatımda sadece bir kere derse geç kalmıştım. Köyümüzdeki ilkokulda üçüncü sınıf öğrencisiyken okul saatine kadar koyunları otlatmam gerekiyordu. O gün koyunları bir türlü ağıla sokamamış, bu yüzden beş – on dakika kadar derse gecikmiştim. Soluk soluğa sınıfa girdiğim zaman ilk gün öğretmenin öğrettiği şekilde, “Affedersiniz öğretmenim. Bir daha geç kalmayacağım!” demiş ve ben fark etmesem de muhtemelen Ayşe Öğretmenin sevgi dolu bakışları arasında mahcupça yerime geçip oturmuştum.

 

Benim gibi köylü çocuğu olan ama köyleri ana yol üzerinde olduğu için okula her gün servisle gidip gelen ve Selim Bey’den beraber dayak yediğimiz arkadaşım Ali’yi fark edince birden içime bir sevinç doldu. Ali kendimi yanında rahat hissettiğim birkaç arkadaşımdan biriydi. İkimiz de köylü olduğumuz için onunla konuşabileceğimiz çok fazla ortak konumuz olurdu. Kuzuları otlatmaktan, tarlalarda ailelerimize yardım etmekten, sapanla kuş avlamaktan, dağlarda sarmaşık, arapsaçı, salep, adaçayı, dağ çileği toplamaktan konuşurduk. Onların köyünde göl olmadığı için balık tutmaktan fazla bahsetmezdik. Ya da sadece ben bahsederdim diyelim. Bu sohbetlerden müthiş bir keyif alır anlattıkça anlatırdım. Bu anlarda o sıkılgan halimden hiç eser kalmaz, sanki başka bir çocuk olurdum.

Ben sınıfa girer girmez Ali gülümseyerek bana avuç içi kadar bir kağıt uzattı. Muhtemelen bir defterinin son sayfalarından aceleyle koparılmıştı.

-“Al oku!” dedi gözleri ışıl ışıl.

Önce şaşırdım. Hatta tedirgin oldum. Bu da bir şaka olabilirdi. Çünkü böyle şakalar sınıfta çok yaygındı. Kağıttan kuyruk yapmalar, arkadaşının arkasına “SATILIK” yazmalar… Her gün çocukların birbirlerine yaptıkları sulu şakalardandı.

Baş ve işaret parmağımla dikkatlice aldım kağıdı. Üzerinde kurşun kalemle özensizce yazılmış üç kelime vardı. “RİTKEŞE NAYUKO UNUB” yazıyordu. İngilizcem iyi değildi ama bu yazının İngilizce olmadığı belliydi. Peki neydi bu?

Sınıftaki tüm öğrenciler yaptıkları işleri bırakmış bana bakıyorlardı. Belli ki herkes sınıfın kapısından girecek ilk öğrenciyi bekliyordu.

Ali:

-“Hadi oku!” dedi.

Kekeleyerek okudum:

-“RİTKEŞE NAYUKO UNUB”

Herkes gülmeye başladı.

Ali:

-“Daha yüksek sesle oku. Herkes duysun!”

Daha yüksek sesle okudum:

-“RİTKEŞE NAYUKO UNUB”

Çocuklar gülmekten karınlarını tutuyorlardı. Bu kadar komik olan neydi?

Ali:

-“Şimdi de tersten oku bakalım! Güzel oku ama…” dedi.

İçimden okudum bu kez. Tersten ve güzelce:

-“BUNU OKUYAN EŞEKTİR”

Ali kağıdı hemen kaptı. Kapıdan girecek yeni bir kurban beklemeye başladı.

Bu şakaya hiç kızmadım. Şaka çok hoşuma gitmişti. Hemen ben de birisine aynısını yapmalıydım.

Aceleyle çantamı açtım. Elime gelen ilk defteri çekip çıkardım. Son sayfasının kenarından kibrit kutusu kadar bir parça kopardım. Kalemimi elime aldım ve yazmayı denedim. Bunu yazmanın çok kolay olmadığını anlayınca defterin üzerine aceleyle “BUNU OKUYAN EŞEKTİR” yazdım. Sonra da bu cümleye bakarak küçük kâğıda kelimeleri tersten yazdım. “RİTKEŞE NAYUKO UNUB”

Artık şakası hazırdı. Bir kurbana ihtiyacım vardı sadece. Şakayı yaptığım zaman kızmayacak bir arkadaş beklemeye koyuldum.

***

Bir hafta daha geçmiş, cuma günü zor da olsa gelmişti. Artık son dersteydik. Sınıf rehber öğretmenimiz olan Yavuz Bey öğretmen masasında evrak dolduruyordu. Zile beş - on dakika kalmıştı. Artık bu saatler bir türlü geçmek bilmezdi.

Karnım açlıktan yine zil çalıyordu. Bu saatlerde hep kurt gibi aç olurdum. Kantinde tost, börek ve simit de olurdu ama benim param her gün bunları almaya yetmezdi. Belki haftada bir ya da iki dere bir şeyler alabilirdim.

Her sabah saat dokuzda evimizin önünden geçen ve Aydın yönünden gelen trenin sesiyle uyanırdık. Kalktığımızda teyzem, eniştem ve iki büyük çocuğu işe gitmiş olurlardı. Benden bir yaş büyük olan kız ve 5 yaşındaki erkek kuzenim ile kahvaltı yapar, diğer öğünü akşam okuldan gelince tüm aile beraber yerdik. Arkadaşlarım evden içine salça, çemen, yumurta veya peynir konulmuş sandviçler getirirler, son derslere doğru mis gibi kokutarak yerlerdi. En çok da çemen kokusunu severdim. Çünkü kokusu çok ender yiyebildiğim sucuğun kokusuna benzerdi. Ben ise hiç okula böyle şeyler getirmezdim. Çünkü teyzeme bunu söylemeye çekinirdim. Halbuki bir kere bile söylesem teyzem bana en güzelini hazırlardı.

Günlerden en çok cumayı severdim. Çünkü cuma köye dönüş günüydü. Annem, babam, bir ve beş yaşlarındaki iki kardeşim… Hepsi de gözlerimde tütüyordu. Bayrak töreni yapılır yapılmaz aynı okulda ikinci sınıfta okuyan, benden bir yaş büyük olan ve diğer teyzemin evinde kalan ağabeyim ile beraber köy yoluna düşecektik. Köye minibüs gitmediği için bir traktör bulmamız gerekecekti. Olmadı yürüyecektik. Artık bahar geldiği ve günler uzadığı için hava kararmadan köye ulaşabilirdik.

Annem biz döneceğimiz gün en güzel yemekleri yapmış olurdu. Artık iki gün utanmadan, sıkılmadan bol bol yemek yiyebilirdim. Kardeşlerimle oynayabilir, anneme nazlanabilirdim. Hatta isterse evin altını üstüne getirebilirdim. Annem süpürgenin topuzuyla kovalasa da sorun olmaz, bundan bile büyük keyif alırdım.

Ben bunları düşünürken birden sınıfın kapısı açıldı. Kapının çalındığını bile duymadım. Belki de kapı hiç çalınmadı. İçeriye müzik öğretmeni Funda Hanım girdi. Bir anda kapının açılması ile afallayan Yavuz öğretmen şaşkınlıkla kapıya baktı. Mutlaka önemli bir şey olmuş olmalıydı. Yoksa Funda Hanım böyle hışımla içeriye dalmazdı.

Daha Yavuz Bey’in bir şey söylemesine fırsat kalmadan Funda Hanım adımı söyledi:

-“… burada mı?”

Elim ayağım birden boşaldı. Kalbi küt küt atmaya başladı. Ne olmuştu ki? Müzik dersi o yıllarda çok zor olmasına rağmen benim derslerim gayet iyiydi. En zor konu olan notaları bile sadece dinleyerek nota değerlerinde hata yapmadan defterime yazabiliyordum.

Tedirgince parmak kaldırırken kekeledim:

-“Burada!”

Funda Hanım, Yavuz Bey’e döndü:

-“Öğrenciyi bir dakikalığına dışarıya alabilir miyim Hocam?”

Yavuz Bey:

-“Tabi ki öğretmenim.”

Sonra bana döndü:

-“Oğlum hadi çık!”

Sınıf bir anda sessizliğe gömülmüştü. Sinek uçsa duyulacaktı. Başı önde, ayaklarımı sürükleyerek kapıya doğru yürüdüm. Funda Hanım sınıftan çoktan çıkmış, kapının önünde avının üzerine atılmayı bekleyen bir yırtıcı gibi beni bekliyordu.

Ben sınıftan çıkar çıkmaz Müzik öğretmeni kulağıma yapıştı. Kırmızı ojeli uzun tırnakları körpe etime gömüldü. Diğer elinde salladığı defteri suratıma çarparken bağırmaya başladı.

-“Sen kendini ne zannediyorsun ha? Sen bir öğretmene bunu nasıl yazarsın? Seni attırayım mı ha bu okuldan? Seni terbiyesiz seni! Şuna bak! Bacak kadar boyuyla yediği halta bak şunun!”

Durmadan bağırıyordu. Adeta kendini kaybetmişti. Ben ise olup bitenden hiçbir şey anlamamıştım. Bir taraftan ağlıyor, bir taraftan da olup biteni anlamaya çalışıyordum. Bu kadını bu kadar kızdıracak ne yapmış olabilirdim?

Bu sahne birkaç dakika sürdü ama bana saatlerce sürmüş gibi geldi. Öfkesini çıkarana kadar – belki de yorulana kadar- bağırdı, tartakladı, hakaret etti. Ben sadece:

-“Ben bir şey yapmadım, ben bir şey yapmadım!” deyip duruyordum.

Kadın:

-“Madem bir şey yapmadın, bu yazı ne demek oluyor? Sen bana ne demek istiyorsun?” diyerek elinde sallayıp durduğu müzik defterinin kapağını gösterdi.

Defterinin üzerinde gelişigüzel bir yazıyla “BUNU OKUYAN EŞEKTİR” yazıyordu.

O anda olup biteni ilk defa anlar gibi oldum. Hafta içinde müzik öğretmeni tüm sınıfın defterlerini toplamıştı. Muhtemelen defter notu verecek, bunu da sözlü notu olarak kullanacaktı. Defterin kapağındaki o yazı ise aylar öncesinden kalmıştı. Hani Ali bana o şakayı yaptığı günden. Silmeyi unutmuştum!

Cılız bir sesle:

-“Ben onu size yazmadım. O sadece bir şakaydı. Ben onu kimseye yazmadım.” diyebildim.

Öfkesi biraz yatışmış olmalı ki beni bırakıp söylene söylene öğretmenler odasına doğru uzaklaştı.

Bir an ne yapacağını bilemedim. Sonra mahcup bir şekilde kapıyı çalıp sınıfa girdim. Yavuz öğretmen ve öğrenciler tüm bağrışmayı duymuş olmalıydılar. Öğrencilerin bazıları sırıtarak, bazıları şaşkınlıkla, bazıları da üzgün bir şekilde bana bakıyorlardı. İnsanın “Yer yarılsa da içine girsem” dediği an bu olmalıydı.

Yavuz Öğretmen:

-“Oğlum ne oldu?” diye sordu.

-“Hiç!” dedim!

Nasıl anlatabilirdim ki? Başıma gelenleri ben bile anlayamamıştım, başkasına nasıl anlatabileyim! Üstelik Yavuz öğretmene de çok kırılmıştım. Oysa sınıfın rehber öğretmenimizdi. Öğrencisini, beni korumalıydı. Funda öğretmene engel olmalıydı. “Hocam mesele nedir?” demeliydi. “O akıllı, terbiyeli bir çocuktur, öğretmenine böyle çirkin bir şey yazmaz, mutlaka bir yanlış anlaşılma vardır.” demeliydi. Dememişti. En çaresiz anında yanımda olmamıştı.

Eğer ben bir öğretmen çocuğu olsam beni dövemezlerdi. Ya da kaymakam, hâkim, savcı, doktor çocuğu… En büyük yaramazlığı bile yapsam, en fazla velimi çağırırlar, kızarlardı. Ama dövmezlerdi.

Her zamanki gibi işte yine beni dinlememişler, işin aslını anlamadan dövmüşlerdi. Daha on yaşındaydım. Yirmi dokuz kiloydum. Yarı aç yarı toktum. Tüm hafta ailemi özlüyordum. Akraba yanında kalıyordum. Öğretmenlerden, derslerden, sınıfta kalmaktan, öğretmen dayağından, okuyamamaktan, gece altımı ıslatmaktan ve mahalledeki herkese rezil olmaktan korkuyordum… Her şeyden korkuyordum.

Öğretmen beni daha fazla üzmemek ve utandırmamak için:

-“Tamam, geç yerine! Bir daha da yaramazlık yapma!” dedi.

Omuzlarım düşmüş bir halde yerime geçtim. Kendimi külçe gibi sıraya bıraktım. İki kolumun üzerine kapandım ve ağladım, ağladım, ağladım…

***

On yıl sonra genç ve idealist bir öğretmen olarak eğitim fakültesinden mezun olurken aklımda tek bir hedef vardı. Asla Selim Bey ve Funda Hanım gibi bir öğretmen olmayacaktım! Hatta Yavuz Bey gibi!

Öğrencilerin arkasından sadece güzel hikâyeler yazacakları ve her hatırladıklarında burunlarının kemiklerinin sızlayacağı bir öğretmen olmak istiyordum. Tıpkı ilkokul öğretmenim Ayşe öğretmen gibi…

 

Ekleyen : ALİ TUTKUN     Okunma : 2401 kez

tags Şaka ALİ TUTKUN

 

Benzer Öyküler/Hikayeler:

nextİçerik Hakkında Yorum Yazın...

Yazan:    

Henüz Yorum Yazılmamış.
İlk Yorumu Siz Yazabilirsiniz

Öyküler - Hikayeler: Şaka