Yazılı Sınav Soruları

Cesaret

Cesaret

CESARET

Nihayet bu sene ilkokul bitti. Beş yıl göz açıp kapayana kadar geçiverdi.

Arslan öğretmendi ilk öğretmenim. Doğuluydu, Türkçesi aksanlıydı, bizim komşumuzdu, Hakan adında küçük bir oğlu vardı. Pek dövdüğünü hatırlamıyorum. İyi bir adamdı. Bir yıl kaldı bizim köyde, sonra tayini çıktı. Sanırım köye elektrik getirme çalışmaları o sene başladı. İkinci sınıftaki öğretmenim Abdurrahman öğretmen. Eşi Suzan Hanım da öğretmendi. İki çocukları vardı, Mehtap ve Ayşegül. Mehtap bizden bir yaş büyüktü. Sonra tayinleri Selçuk’a çıktı. Abdurrahman öğretmen Sosyal Bilgiler öğretmeni oldu. Mehtap’la Selçuk Lisesinde bir sene aynı sınıfta okuduk. Sonra ben sınıfta kaldım ve başka okula gittim. Sekiz sene Buca’da otobüs durağında karşılaştım tekrar. Zor tanıdım. İşletme okuyormuş iktisat fakültesinde.

Üç ve dörtte Ayşe öğretmendi öğretmenim. Eşi Baki öğretmen Gökçealan köyündendi. Emre adında bir çocukları vardı. Sonra bir çocukları daha oldu. İki yıl sonra onların da tayinleri çıktı. Son sınıftaki öğretmenim Mehmet öğretmen. Konyalıydı. Onun da Hacer, Seçil ve Serkan adlı çocukları vardı. Eşi öğretmen değildi. Onun tayini de Belevi’ne çıkmıştı daha sonra. Son üç öğretmenim de şimdi Selçuk’ta yaşıyorlar.

Eylülde Selçuk’taki liseye ya da Torbalı veya Tiredeki imam hatip liselerinden birine gideceğim. Selçuk lisesine gidersem Iraz Teyzemlerde, imam hatiplerden birine gidersem yurtta kalacağım. Babam imam hatip için hazırlık olsun diye beni Selçuk’taki yaz kuran kursuna gönderiyor. Sabah bir traktör bulursam onunla, yoksa yayan her sabah Selçuk yollarına düşüyorum. Dersler pek verimli değil. Çocuklar daha çok dalga geçmeye geliyorlar.

Daha sonra sınıf arkadaşım Mehmet de bana katıldı. Dersler bitince simit ya da tatlı maya ekmeği alıp köy yoluna düşüyoruz. Bazen de tren garına gidip üstgeçitten buharlı lokomotifi izliyoruz. Buharlı, Çamlık yokuşunda rampada zorlanan yük trenlerine arkadan destek veriyor. Vagonların birbirine eklenmeleri, bu sırada trencilerin tehlikeli manevraları, buharlının kara dumanı, düdüğü 10 yaşındaki biz köy çocuklar için tam seyirlik. Cumartesi günü ilçe pazarına geldiğimizde de geliyoruz buraya.

Bir gün yine trenleri, lokomotifi seyredip köy yoluna düzülmüştük ki peşimizden koşarak üç, dört çocuk geldi. Göz aşinalığım var bu çocuklara. Sokakta simit, çorap satan çocuklardan. Sokaklarda büyüdükleri, orası onların çöplüğü olduğu için bize göre daha uyanık, daha cüretkâr ve daha hain çocuklar. En iri ve yaşça bizden bir iki yaş büyük olanı konuşuyor bizimle, diğerleri arkasında kalabalık yapıyorlar.

-Durun bakalım.

Durduk. Hallerinden hiç de iyi niyetle gelmedikleri hemen anlaşılıyordu. En ciddi tavrını takınarak efelendi:

-Biraz önce bizim arkadaşlardan biri istasyonda parasını düşürmüş. Onu siz almışsınız.

Belli ki bizi korkutup paramızı almaktı niyetleri. Biz ise istasyonun yanındaki simit fırınından simidimizi almış, paramızı da bitirmiştik.

-Biz para falan görmedik, dedim ben.

-Şef sizi görmüş, dedi çocuk. Oyun devam ediyordu. Parayı vermezseniz Şefe gideriz.

Şef de kimse? Tren garının şefinden bahsediyordu herhalde.

Bu son hamlesiydi. Korkmuş muyduk, evet. Paramız olsa verir miydik, belki.

-Tamam, gidelim o zaman, dedim.

Planları suya düşmüştü. Blöf işe yaramamıştı.

-Tamam ya, siz gidin o zaman, dedi biraz önce üzerimize atlayacakmış gibi duran yeni yetme.

Daha ileriye gidemezdi zaten. Selçuk gibi küçük bir ilçede her şey çabucak duyulup öğrenilir, başları derde girerdi. Onlar dönüp gittiler, bir de köyün yolunu tuttuk.

Hayatta bunlar gibi boş atıp dolu tutmaya çalışan tipler daha sonra da çıktılar karşıma. Bu tiplerin sermayesi yalan, yardımcılarıysa sizin saflık ve korkaklığınızdır. Bunların panzehiri ise biraz cesaret ve özgüven.

Buna benzer bir olayı yıllar sonra askerde de yaşayacaktım. Tam yirmi yıl sonra.

Eskişehir’deydim. Yıl 2000. Hizmet bölüğünde çavuştum. Gündüz asker marketinde muhasebeye yardım ediyor sonra her akşam iki saat silahlı devriye nöbeti tutuyordum.6-8, 8-10, 10-12, 12-2, 2-4 veya 4-6. Zor günlerdi. O gün de hastaydım. Halsizlik, boğaz ağrısı, hepsi vardı. Başım da çok kötü ağrıyordu. Eve telefon etmek için postaneye gittim. İşimi bitirip geri dönüyordum ki karşımdan iki kişinin bana doğru yaklaştığını farkettim. Biri sivildi. Öbürünün üzerinde de üniformaya benzer bir kıyafet vardı ama ne türbe görünüyordu ne de başka bir şey. Bizim havacılar yeşil veya lacivert giyerler. Bunun kıyafeti kremdi. Başındaki de aynı renk, basit, güneşlikli bir şapkaydı. Karşılaşınca selam vermeden yoluma devam ettim.

Sivil olan, beni bir iki adım geçtikten sonra birden durdu. Bana döndü:

-Çavuş, neden selam vermiyorsun? diye sertçe sordu.

-Eyvah, dedim içimden. Şimdi bulduk papazı.

Ama hiç renk vermedim. Hiçbir şey söylemeden sadece baktım. Bana bağıran sivildi. Eğer rütbeli bir subay ise bile ben onu nereden tanıyacağım? Diğerinin zaten ne olduğu belli değil. Benim cevap vermediğimi görünce bizimki daha da sinirlendi:

-Oğlum sen hasta mısın?

-Evet hastayım!

Buz gibi bir hava esti. Sivil ne diyeceğini bilemedi. Durup dururken kendini zor duruma düşürmüştü. Diğeri üzerinde durmadı.

-Ya bırak, yürü gidelim, dedi.

Ötekisi söylenerek ve iki de bir arkasına bakarak uzaklaştı. Piskopatın birine çattıklarını düşündüler belli ki. Hiçbir subay psikopatlarla uğraşmak istemez. Sonuçta bazı saatler silah taşıyan adamlarız. Ne yapacağımız belli olmaz.

Bir anda keyfim yerine geldi. İki subaya posta koymuştum. Hem de sadece hasta olduğumu söyleyerek. Yalan değildi ki, gerçekten hastaydım.

Kıssadan hisse mi?

Biraz cesaret! Hepsi bu!

 

Ekleyen : ALİ TUTKUN     Okunma : 3143 kez

tags Cesaret ALİ TUTKUN

 

Benzer Öyküler/Hikayeler:

nextİçerik Hakkında Yorum Yazın...

Yazan :    

Henüz Yorum Yazılmamış.
İlk Yorumu Siz Yazabilirsiniz

Öyküler - Hikayeler : Cesaret

Öyküler / Hikayeler Anasayfaya Dön